Alternatif Enerji Arayışları

Blog Kategori: 

Enerji ihtiyacının sürekli artmasına karşılık, fosil yakıtların gittikçe azaldığı günümüzde yenilenebilir enerji kaynaklarına olan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıt rezervlerinin yetersizliği nedeniyle kömür ülkemiz açısından özel bir öneme sahiptir. Kurulu termik santrallerde özellikle düşük kalorili kömürler kullanılmaktadır.

Ancak, daha az emisyon salması nedeniyle son yıllarda çok sayıda doğalgaz yakma esaslı santral kurulmuştur. Termik santraller düşük kapasite ile çalıştırılırken, yeni doğal gaz dönüşüm santrallerinin kurulması ve ithal yolla doğalgazın temin edilerek dışarıya bağımlı hale gelinmesi birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Yer altı zenginliklerimizin verimli bir şekilde değerlendirilememesi ve önceden istihdam edilen perso-nelin atıl kalması bu tartışmaların esasını oluş-turmaktadır. Bu tartış-malar uzun süre daha devam edecek gibi gözükmektedir.

Termik santrallere karşı çıkılmasını haklı çıkaracak gerekçeler de az değildir. Çünkü çevre bilin-cinin henüz çok gelişmediği dönemlerde çevreye yayılan küller, asit yağmurları ve karbondioksite bağlı küresel ısınma gibi çevre sorunları bu endişeleri haklı çıkarmaktadır. Ancak, üretim sırasında açığa çıkan zararlı emisyonların bertaraf edilmesi, yasal yükümlülükler nedeniyle zorunlu hale getirilerek yine de en aza indirilmeye çalışılmaktadır.

Nükleer santraller ise, fazla miktarda enerji sağlamalarına rağmen zaman zaman çevreye zarar verdikleri için güvenli kabul edilmeyen enerji kaynaklarındandır. Nükleer santrallerde meydana gelen kazalar sonucu çevreye yayılan radyasyon nedeni ile doğada bulunan hava, su ve toprak ekosistemi çok fazla zarar görmektedir. 1986 yılında Çernobil nükleer enerji santralinden çevreye sızan radyasyonun verdiği zararlar halen devam etmektedir. 11 Mart 2011 tarihinde Japonya’da meydana gelen deprem sonucu, nükleer enerji santralle-rinden Fukişima’da radyoaktif sızıntı meydana gelmiştir. Bu nedenle Japonya nükleer santrallerin 2050 yılına kadar kapatılması yönünde karar almıştır. Japon firmalarından bir tanesi de Sinop’ta nükleer santral kurulması ile ilgili anlaşmadan vazgeçmiştir. Bunun dışında Avrupa Birliğinde nükleer enerjiyi yoğun bir şekilde kullanan Almanya gibi ülkeler de nükleer santrallerden vazgeçme yönünde çalışmalarını başlatmışlardır.

Kirleticilerin etkisi ile su, hava ve toprağın doğal dengesinde meydana gelen bozulmalar, insanları çevre kirliliğine karşı duyarlı hale getirmiştir. Bunun sonucunda, çevreye zarar vermeyen, ekosistemlere ve canlılara olumsuz etkileri olmayan enerji kaynaklarının arayışı içerisine girilmiş ve doğada bulunan kaynaklardan (su, güneş, rüzgar) elektrik enerjisi üretimi gerçekleştirilerek uygulamaya konulmuştur. Bu kaynaklar dışında çeşitli faaliyetler sonucunda oluşan atıklardan alternatif enerji üretimi ile ilgili çalışmalar da devam etmektedir.

Ancak bu alternatif enerji kaynaklarının da çevreye bazı etkileri olmaktadır. Örneğin; hidro-elektrik santraller (HES) için yapılan barajlarda depolama alanı olarak ayrılan alanın su ile kaplan-ması sonucu toprak ekosistemindeki bazı canlı türleri (mikroorganizma, fauna ve flora) yok olmakta veya zarar görmektedir. Bu da doğal denge için çok önemli olan tür çeşitliliğinin azalmasına yol açmak-tadır. Ayrıca barajlarda depolanan suyun buharlaş-ması sonucu atmosferdeki nem oranında değişiklik meydana gelmektedir. Bunun sonucunda o bölgenin iklim özelliklerinde (sıcaklık, nem, yağış v.b) değişikliklerin ortaya çıkmasıyla yeni ekolojik ko-şullarda yaşamını sürdürebilecek canlılar o bölgede yaşamaya başlamaktadır. Baraj ve HES’lerin ekonomik ömürlerini tamamlamalarından sonra ise daha büyük bir çevre sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorun iki boyutta tartışılmaktadır. Birincisi, baraj ve HES’i besleyen su kaynakları ile birlikte gelen sedimentler (toprak) ve kirleticiler zaman içinde burada çökelerek hem su kaynağının hacmini azaltmakta hem de içerisinde barındırdığı kirleticiler nedeni ile su ve hava kirliliğinin ortaya çıkma-sına neden olabilmektedirler. Bu hava kirliliği, barajlara gelen kirleticilerin buharlaşması veya parçalanarak gaz haline geçmesi ile oluşmaktadır.

Sonuç olarak; enerji ihtiyacımızı çevreye ve insana zararı olmayacak kaynaklardan sağlamak, nükleer santraller yerine, çevreye dost biyokütle, rüzgar, güneş gibi kaynaklardan temin etmek ve bu yönde yapılan bilimsel çalışmaları desteklemek gereklidir.


Kaynak:

http://www.ekolojimagazin.com/index.php?s=magazin&id=626
Yazar : Prof. Dr. Emine Erman KARA
Sayı : 32 Sayı (Ekim-Aralık 2011)

Yeni yorum ekle